I Heart Yurdum İnsanı

Ekim 25, 2009

Bazen gerçek diye nitelendirdiğimiz şu hayatın illüzyonistlerin bize sunduğu showlardan bile daha illüzyonvari bir hal aldığına inanmaktayım. Yurdum insanı sağolsun o kadar gerçekdışı olaylara maruz bırakıyor ki seni ve öyle de güzel inandırmayı başarıyor ki her birinin küçük birer David Coperfield olmadığını kim öne sürebilir?

Yoksa nasıl açıklayabilirsiniz bir belediye otobüsüne 200 kişi sığdırmaya çalışan (ve başaran!) şöför amcamın uber yeteneğini ? Ya da otobüs vaktinde gelmediğinde ve bir saat otobüs bekleyip işinize, okulunuza ya da sınavınıza geç kaldığınız için biraz da sinirle neden bu kadar geciktiğini sorduğunuzda, aslında sizin o güne kadar sürekli(!)bindiğiniz otobüsün saatlerini aslında hiç bilmiyor oluşunuzu düşünmenizi sağlayan üstün rol gücünü? David Coperfield’den daha az yetenekli olduğunu, söyleyin bakalım ahali, kim iddia edebilir?

Caffe Mocha istediğiniz halde size espresso getiren ve ısrarla onun mocha olduğu konusunda inat eden hanım garson kızımızın sizi bile içtiğinizin cafee mocha olduğuna inandıran ikna gücünü, hani, kim açıklayabilir? Üstüne üstük bir de suratındaki o küstah ifadeyle yaptığınız davranıştan utanmanıza neden olan ve neredeyse özür dileyecek bir ruh hali içerisinde suratınızı buruştura buruştura  mochanızı(!) içmenize neden olan anlaşılmaz tavrını?

Yoksa nasıl açıklayabilirsiniz ki yolda havalara bakınarak gezinen yağız delikanlımız size çarptığında ve “Önüne baksana! “ dediğinde ağzınızdan korkuyla ve biraz da suçlulukla çıkan ”Çok pardon” lafını? 5 YTL’lik ürünü size 20 YTL’den açan, sonra 15 YTL’ye kapatarak size indirim yaptığını ve yalnızca size yaptığını düşündürterek günün en aptal müşterisi olmanızı, böyle güzel hem de büyük bir mutlulukla kabul ettirebilen yurdum esnafının kurnazlığını?

Nasıl açıklayabilirsiniz televizyonunuzun sesini bir gece vakti biraz fazla açtınız diye cır cır konuşan komşunuzun günlerden bir pazar günü, sabahın 8’inde, olur olmaz bir şey için zilinize basma cesareti gösterişini? Her derdinde omzunuzda ağlayan, hatta omzunuzun yaşlardan yosun tutmasını sağlayan en “yakın” dostunuzun en ihtiyaç duyduğunuz anda birdenbire -hop diye- mükemmel bir sihirbaz edasıyla ortadan kayboluverişini ? Sevgilinizin yalanlarına her defasında kanmanızı ve affetmenizi sağlayan hipnoz gücünü?

Dizden biraz yukarı bir etek giydiniz diye size “istediği” her şeyi söyleme hakkını kendinde gören yeni yetmenin çok büyük bir yanlış yapıyormuş gibi hissetmenizi sağlayan tek kişilik stand-up gösterisini nasıl açıklayabilirsiniz?

Ya patronunuzun yaptığınız her şeyi kendi yapmış gibi anlatarak müşterilerine büyük bir pişkinlikle satışını, sizi sürekli yeterince iyi olmadığınıza inandırışını ve aldığınız maaşın gözünüze çok görünmesini sağlayan inanılmaz sihir yeteneğini? Bunu nasıl açıklayacaksınız?

Peki ben? Sen? O? Biz? Her gün hangi numaralarla insanların gözlerini yanıltıyoruz? Kimleri inandırıyoruz sevdiğimize de işimize geldiği gibi, zaman zaman ortadan ikiye ayırıyor zaman zaman birleştiriyoruz? Kimlere saplıyoruz kılıçlarımızı da onları hiç yara almadan kurtulduklarına inandırıyoruz ? Şapkamızda sakladığımız hinlikleri insanlara nasıl da çiçek olarak dağıtıyoruz?

Evet, aslında hepimiz David, hepimiz Coperfield’ız. Ve bütün bu aldatmacanın ve sahtekarlığın içinde onun nasıl uçtuğuna hayret etmekteyiz.

Vay halimize…

Yazan:  Gizem Dalyan

Parayla Stil Olmaz

Ekim 3, 2009

Ünlü tasarımcıların özel parçalarını bir koleksiyoner edasıyla toplayıp gardropta –muhtemelen bunu yapabiliyorsanız bir giyinme odanız olacaktır- bir inci gibi tek tek dizmeyi söyleyin bakalım kim istemez? Kırmızı tabanlı Christian Louboutin’lerim, birbirinden şık Alexander McQueen elbiselerim, Marc Jacobs çantalarım, Tiffany & Co. ’dan alınmış çeşit çeşit mücevherlerim ve Betsey Johanson aksesuarlarımla pek tabi ben de Chanel No.5 kokulu yalımda mutlu mesut yaşayabilirim. Ama gelin görün ki işler bu kadar kolay yürümüyor. Her biri kendi başına bir servet olan bu parçalar birçoğumuzun evine ancak Fashion TV ya da Google Search yoluyla girebiliyor ve bu parçaları inci gibi dizebildiğimiz tek yer ise bilgisayarımızdaki “Belgelerim” klasörü oluyor.

Ama konu stil sahibi olmaya gelince araştırmacı ve yaratıcı ruhlarımız devreye giriyor ve eğer bu konuda damak tadından yoksunsanız o zaman ne yazık ki Valentino bile sizi kurtarmaya yetmeyebiliyor. Yoksa birçok ünlünün o kadar pahalı kıyafetler içinde o kadar rüküş görünebilmesini nasıl açıklayabiliriz ki?

İşte bu nedenle “sokak stili” diye bir kavram çıkıyor ve birçok tasarımcının esin kaynağı haline geliyor. Hatta bu “tarz” sahibi kişilikler kendi stillerini paylaştıkları bloglar oluşturarak yüzlerce takipçi ediniyor ve bu sayede para kazanıyor. Susie Bubble’ın Sytle Bubble ve Melissa’nın Sex and Coffee blogu bu tarz blogların başında yer alıyor. İnsanlar Stella Mccartney’nin yeni çıkan koleksiyonundansa Melissa’nın o gün ne giydiğini daha çok merak eder hale geliyor. Hatta dünyaca ünlü Look Book adlı site de dünyanın her yerinden stil sahibi insanları bir araya toplayarak stillerini birbirleriyle paylaşmaları için bir platform oluşturuyor.

Şimdilerde moda kavramı kitlelerin topluca ve körü körüne bir akımı takip etmesindense bireyin kendi akımını yaratması haline geldi. Madonna  bile Louis Vitton defilesinde sergilenen bir kıyafeti ayakkabısına kadar baştan aşağı aynı giydiği için insanlar tarafından eleştirilebiliyor. Artık moda podyumlardan sokaklara değil, sokaklardan podyumlara taşınıyor.

Günümüzde en “trendy” olan şey kendi tarzını yaratmak, elindeki oyun hamurundan kendine özgü şekiller oluşturmak….Taklitçilik out, özgünlük in! Bizden söylemesi….

Yazan: Gizem Dalyan


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.